Güneşin altın rengi ışıkları ormanın yapraklarına dokunurken, bir karga yüksek bir ağacın tepesine konmuştu. Gagasında parlak sarı bir peynir vardı. Ne kadar güzel bir sabah, diye düşündü kendi kendine. “Bu peyniri bulmak büyük bir şans!” O sırada ağaçların arasından kurnaz tilki belirdi. Gözleri hemen peynirin parıltısına takıldı. “Bu kadar güzel bir kahvaltıyı neden sadece bir karga yesin ki?” diye mırıldandı. Tilki, tatlı bir gülümsemeyle ağacın altına geldi, başını kaldırdı ve seslendi: “Ah, ne güzel tüylerin var sevgili karga! Güneşte parlayan siyah kanatlarınla ormanın en zarif kuşu sensin. Eminim sesin de tüylerin kadar güzeldir. Şu sesini bir duysam!”
Karga, tilkinin bu sözleriyle kabardı. Göğsü gururla kabarırken, gagasındaki peyniri unuttu. “Benim sesim mi güzelmiş?” diye düşündü. “O halde hemen gösteririm!” diyerek gagasını açıp yüksek bir sesle ötmeye başladı: “Kraaa! Kraaa!” Fakat o anda peynir, dallardan kayıp yere düştü. Tilki, çevik bir hareketle peyniri kaptı. Gülümseyerek başını kaldırdı: “Sevgili dostum, sesin gerçekten… çok etkileyiciymiş,” dedi alayla. Karga neye uğradığını şaşırdı. Tilki kuyruğunu savurup uzaklaşırken, karga büyük bir üzüntüyle daldan aşağı baktı. “Kendimi beğenmekle kandırıldım,” diye düşündü.
Bir süre sonra tilki uzakta durdu ve kendi içinden bir sesle utandı. “Kandırmak kolay ama doğru değil,” dedi. O an karga yeniden seslendi: “Tilki! Bu kez sesimle değil, aklımla cevap vereceğim sana. Başkalarını kandırmak seni değil, güvenini küçültür.” Tilki başını eğdi, peyniri geri getirdi. “Haklısın,” dedi. “Kandırmak yerine dost olabilirdik.” O günden sonra ormanda farklı bir ses yankılandı; artık övgüler değil, dostça gülüşler vardı. Karga, aklını kullanmanın sesinden daha değerli olduğunu, tilki ise dürüstlüğün kandırmaktan daha çok kazandırdığını öğrendi.
Ve ormanın sabah sessizliği, bu iki dostun kahkahalarıyla yeniden renklendi.

